Tamamen keşkesiz bir doğum bu. Tam 40 saat süren bir hikaye bu. 16. Haftamızda bizi takip eden doktorumuz kendi kızının doğumu için Amerikaya gitmişti.. Biz de ikili üçlü testler, şeker yüklemesi gibi konularda etki altında kalmamak icin 7 hafta hiçbir yeni arayışa girmemistik.. Zaten diyetisyen ve yoga ile götürdüğüm bir hamileligim vardı, şeker yüklemesini istemiyordum. -tamamen tercih- İkiz olmaları nedeniyle perinatolog arayışına girdik ve muhteşem tecrübesi, sabrı ve gerçekten doğumda hayat kurtaran hamlelerini şimdi daha iyi anladığım canım doktorum @melihatahanguven.official i bulduk.. Sonrasında 27. haftamızda İstanbul Doğum Akademisi'nde keşkesiz doğuma hazırlık eğitimi aldık. Burcu Hanım ve Hürcan ile tanışmamız da böyle oldu.. Hürcan'ı görür görmez enerjisi iliklerime kadar işlemişti.. Doğumumda yanımda olmasını deli gibi istemiştim. 27. haftada iki gün bitip biz dışarı adımımızı attığımızda, artık her şey yolunda olursa anne-bebek dostu bir doğum istediğimize ve neler yapabileceğimize dair planımız kafamızda vardı. Her şey yolunda giderse normal doğum istiyorduk, normal olması bende takıntı değildi, takıntı olan, bebeğin kendi geleceği zamana kendi karar vermesi ve bize işaret göndermesiyidi. 'Ben gelişimimi tamamladım anne, dünyaya gelmeye hazırım' demesiydi. Öyle de oldu. İkizlerin normal doğum haftası 36'dır. Doktorum artık her görüşmemizde 'sen hala mı doğurmadın' der olmuştu.. Çünkü bebekler 38. haftayı geçmisti, kiloları ikizlere göre normalden fazlaydı.. 5 gün daha zaman istedim doktorumdan, tamam dedi. Cuma gününe dek kendi sinyallerini göndermezlerse suni sancı ile başlangıcı tetikleyecekti. Hiç gerek kalmadı... Çarşamba sabahı saat 6:55'te öncekilere hiç benzemeyen kasılmalar hissettim.. Zaman tutmaya başladım.. 06:55 07:25 08:00 08:45 09:15 09:30 09:46 10:33 10:47 11:00 11:19 11:49 Anne kalkın doğum başladı limonataları yapın! ... Bora son işlerini toparlamak üzere işyerine gitmişti, ben ise biraz enerji toplamak üzere uyumaya çalışıyordum. Hürcan'la sürekli iletişim halindeydik. 'Birazdan gelicem' dedi. Bora da işini bitirip gelmişti. Hürcan muayenesinden sonra 'Senin suyun gelmiş' dedi. Sızıntı şeklinde olduğundan farkedemedim. Sürecimi evde geçirmek istiyordum. Hemen doktorumu aradı. 22:00'a kadar evde kalabilirsiniz sonra hastaneye geçiyorsunuz dedi. Bu esnada genel anestezi ihtimaline karşı kesinlikle yemek yememi istemiyordu. 'Oruç' dedi. 'Su bile yok' ... Bir ara dışarıya çıktık, bir cafeye gittik, dalgalar geldiğinde yolun ortasında duruyor esneme hareketleri yapıyorduk. Bulduğumuz bütün merdivenleri esneyerek inip çıkıyorduk. Hürcan ve Bora bütün hareketleri benimle birlikte yapıyordu. Eve döndük. Evde annem babam ve kardeşim vardı. Biz evde Hürcan'la deli gibi merdiven inip çıkmaya başlamıştık. Döndüğümde evdekilerden müsaade istedik. Biraz loş, sessiz, müdahalesiz ortamda yoğunlaşmaya ihtiyacımız vardı. Hepsi yürüyüşe çıktılar. Pilates topu üzerinde sıcak kum torbamızla masajlara ve derinleşmelere başlamıştık. Konsantre olmaya çalışıyorduk. Öncesinden hastane odasına götüreceğim panoyu, dua edilecekler listesini, işbölümü notlarını, hastane çantasını, valizleri, gamboçları hazırlamıştık. Evdeki hazırlığımızı tamamladıktan sonra 21:30'da hastanemize doğru yola çıktık. Yolda panodan kendime hatırlatmaları yapıyordum. Anne ve babama 'tetikte olun, sabah namazından sonra ya doğuma, ya da doğmuş bebeklere gelebilirsiniz ona göre' demiştim. Bu cümleyi kurduktan ancak 24 saat sonra doğuracağımı nereden bilebilirdim ki. Hastanedeydik. Odamızdaydık. Yerleştik. Biraz uyumaya çalıştık.. Bu esnada suyum geldiği için enfeksiyon riskine karşı antibiyotik yapıldı. Gece kasılmalar devam etti. Hürcan içerdeki odada yatıyordu. Borayı uyandırmak istemiyordum ama tek başıma mücadele etmekte zorlanıyordum. Dalgalar geldikçe şekilden şekle giriyor, bazen yastığı sıkıyor ısırıyordum, bazen daha kolay geçiyordu. 3 dakikada 1'e inmişti bile ama anlamadığım bir şekilde kendimi doğuma yakın hissedemiyordum. Bu şekilde sabahı ettik. Sabah bir lokma kraker yemiştim. Neredeyse 24 saat olacaktı. Açtım. Susamıştım. Doktor Hürcan'a 'Hızlanmamız lazım süre daralıyor' dedi. Hafif hafif suni sancı verilecekti. 9:30'da doğumhanedeki odamıza indik. Suni sancı bağlandı. Evet sancım vardı ama hala ölümcül değildi. Aralarda nefes almak için birkaç dakika vardı neticede. Bir yandan belki bir daha hiç yaşayamayacağım, çekemeyeceğim bu doğum sancılarının sonuna kadar tadını çıkarmaya çalışıyor bir yandan da hemen bitsin istiyordum. Hastane koridorları yavaş yavaş kalabalıklaşmaya başladı. Herkes sabırsızlanıyordu, odamız hazırlanmıştı, ikramlıklar bile gelmişti. Bir önceki gün sabahın köründe hazırlanan limonatalar masada yerini almıştı. Tek boşluk, tüllerle süslenen bebek beşiklerindeydi. Gelmiyorlardı. 12'de 'Sence kaçta doğururum Bora?' dediğimi hatırlıyorum. En geç 15:00 demişti. 15 mi? Üç saat daha mı? Çok geç demiştim. 15:00 oldu, en geç 17:00 da kucağımızdalar dedi.. Yok artık 2 saat daha mı? Sürekli koridorlarda yürüyorduk, duşa giriyorduk. Bir ara annemi odaya çağırdım, sarıldım ağladım. Bir ara kardeşim geldi elimi tuttu. Sonra kayınvalidem ve eltim geldi. Kayınvalidem masaj yapıyordu belime. Bir anne dokunuşu öyle iyi geldi ki, gözlerim doluvermişti. Ela'nın bana bakarken gözlerinin dolu dolu halini unutamıyorum. Canım arkadaşım geldi sonra. Öyle rahatladım ki onu görünce. "Geçecek dedi.. az kaldı geçecek". Tek gelmeyen, bebeklerdi... Doktorum da gelmişti. Muayenesini tamamladıktan sonra her şey tamam, doğumhaneye geçin dedi. Saat 15:30 civarıydı. Doğumhaneye girdik. Normal şartlar altında bu andan itibaren sürecin yarım saat içinde tamamlanması beklenir. Her ne kadar öncesinde uzun bir yol da katetsek bu aşamaya geldiğimize hala inanamıyordum. Nasıl yani, şimdi onları doğurmam için tüm şartlar sağlanmış mıydı? Şimdi artık gelmelerine çok az mı kalmıştı? Asıl hikaye burdan sonra başlıyormuş nereden bilebilirdim! Doğumhaneye girdik. Söylenen direktiflere aynen uymama rağmen bebeğin başı taçlanmıyordu. Doktor biraz daha çalışın dedi, çıktı. Tavsiyeler verdi. Şimdi biz doğumhane koridorlarında durmadan yürüyor, sancı gelince esneme hareketleri yapıyor, duvara sırtımızı dayayıp açma germe yapıyor, duşa giriyor, duştan çıkıyor, acı çekiyor, yine yürüyor, yine esniyor, yine acı çekiyorduk. Ama yok! Olmuyordu. Saatler saatleri kovalıyordu. Kapıdakiler sabırsız, sürekli 'yarım saat, son 15 dakika, en fazla 45 dakika' diye birbiri ardına haberler alıyorlardı. Kapıda öyle büyük bir kalabalığın sabırsızca beklediğinden habersiz çılgınlar gibi doğurmaya çalışıyordum. Eğitimde 'doğum, mahremiyet ister, doğadaki hayvanlar doğum yapmak için sessiz bir alana çekilirler' demişlerdi. Bora da dahil herkesten müsaade istedik. Sadece Hürcan ve ben sessizce dalgaları karşılıyor ve sakince bebeği itmeye çalışıyorduk. Bunun da pek işe yaradığını söyleyemem. Bir ara doğumhane odasında yere çöktüğümü hatırlıyorum; 'Allah'ım halimi görüyosun, ben acizim, çaresizim, olmuyor, ben yapamıyorum ne olur yardım et' diye secdede ağladığımı hatırlıyorum. Yanımdakiler de halime acıyor ama ellerinden fazlası gelmiyordu. Atlas o son hamleyi yapamıyordu. Hem düşük kilolu olduğu için kendini itemiyor, hem de mesanem aşırı şiştiği için doğum kanalına baskı yapıyor, Atlas'tan dolayı mesane boşalamıyor, mesaneden dolayı Atlas çıkamıyor kısır döngüsünde kalmıştık... Doğumhanede, ben yerde, Elif ebe, Hürcan, Bora yanımda, beni şekilden şekle soktuklarını, artık denemedikleri şey kalmadığını da deneyimledik. Sanırım bir kadının doğurması için neler yapılabilirse hepsi üzerimde bir bir denenmiştir. Evet bu belki normal doğum olacaktı, ama içgüdüsel ve doğadaki canlıların yaptığı gibi doğal bir doğum asla değildi. Arasıra doğum koltuğuna yatıyorduk, doktor gelip doğurtmayı deniyordu, yarım saat daha zaman verip gidiyordu. Bu öyle çok tekrarlandı ki son seferinde ¨Doğuracaksan doğur, son yarım saatin, yeter artık, alıcam sezaryene!¨ diye fırça attığını bile hatırlıyorum. Sonradan öğrenecektim ki meğer bizimkiler doğumhaneyi duyan bir odada bebeklerin çığlıklarını beklerken doktorun beni azarlamalarını duyup üzüntüden kahrolmuşlar. Doktoruma asla kızmıyordum, emin olduğum bir şey varsa o da asla beni o noktadan sonra sezaryene almayacağı, sadece gaza gelmem için söylediğiydi. En son yine bir fırçadan sonra çıktı. İçime ne kaçtı bilmiyorum ama 'bu masadan doğurmadan kalkmak yoooooooooooooook' diye alev saçan ejderha kıvamında bağırdığımı hatırlıyorum. Ama artık ben o çocukların çıkabileceğine asla inanmamaya başlamıştım ve bu hal, tam 5 buçuk saat sürdü... En sonunda doktor geldi. Sancı 2 kat yoğunluktan 140'lara çıkarılmıştı. Doktor yüzüme baktı, ¨Bu sancı verilen insanın yüzü böyle olmaz sancı çekmen lazım senin kıvranmalısın!¨ dedi. Kesinlikle bebeği itmeye çalışmaktan sancımı unutmuştum. Asla öyle ciddi bir sancı hissedemiyordum. 6 defa sonda yapıldı, mesaneyi boşaltamıyorlardı, demir sonda istedi, bulunamadı. Sancı geldiğinde var gücümle ıkınıyordum, doktor bebeği çekiyordu evet artık resmen doğurmak üzereydim, son saniyede... Olmuyordu! O son saniyede asla olamıyordu. Bu da defalarca devam etti. Bora her molada doğum koltuğunun arkasına eğiliyor, biraz ağlıyor, yeni sancı geldiğinde gözünü silip tekrar gaza getirmeye çalışıyordu. O an göremesem de, anlattılar. Doktorun siniri artık yüzünden okunuyordu ama asla pes etmiyordu! En son, o an bişeyler yapmam lazımmış gibi hissedip 'sen karnımdan bastırıyosun, sen kafamı ittiriyosun,sen bana ıkın ıkın bırakma asla bırakma diye bağırıyosun, sen karnımı iten kola destek oluyosun' dediğimi hatırlıyorum :) Hala güleriz... Doktor kalktı. Dolaptan bir şey aldı, anlamamıştım. Bir ıkınma seansında daha var gücüyle çekiyor, sarsılıyor, titriyor, deliler gibi çekiyordu. Bir 'şlap' sesi duyuldu. Anlamadım. Yüzler asıldı, çocuğuma bir şey oldu sandım. Ne oldu ki? İkinciyi deniyorum, sancı gelince başla dedi. Anlamamıştım, asla anlamamıştım ama demek ki çocuğum iyiydi, sonradan anlayacaktım ki, vakum kullanmıştı. Bir saniyelik devam edecek kadar dermanımın asla kalmadığı bir saniyede, inanılmaz bir rahatlama, biraz sıcak bir yırtılma hissi inanılmaz bir bitti mi duygusu, anormal bir şaka olmalı haliyeti ruhiyesi ile kucağıma Atlas geldi. Allahım çok küçüktü. Kordonuyla doğdu. O an gökten mucizevi melek inip aramızdaki aşkı elimize bırakıp kaçmadı anlatıldığı gibi, sadece benimdi, küçüktü, çok şişti, kimseye benzemiyordu, benimdi, benimdi ve benimdi. Hemen göğsüme koydular, hemen emdi. Çok o anda değildim. Aklım diğerindeydi. Enerjim bitmişti. Yeniden başlayacaktık? Biraz mola verdik. Sanırım çok kan kaybetmiştim. Yüzüm uyuşmaya kulaklarım uğuldamaya başladı, 'acele edin, yoksa doğuramıcam iyi değilim' dedim. İz çok daha kolay doğdu, zaten epizyo oluşmuştu, yol açılmıştı, ne olduğunu anlamadım bile, İz de geldi. Kucağıma verdiklerinde artık bitmiştim. İçimden 'bu ne kadar güzel bir bebek' dediğimi hatırlıyorum. Pespembe ve tombişti. Ben ise bembeyaz ve bomboş. Ferim gitmişti. İz de gitti. Sonrasını hatırlamıyorum. Yarım saatten biraz daha fazla kadar sonra kuzenim elinde ruj ve sedye ile doğumhaneye gelmişti, beni süsledi, yatağa aldı, yolda konuşulanları dahi hatırlamıyorum, odaya çıktık, kucağıma verdiler, birileri vardı, fotoğraflar çekildi. Konuştular, gülüşenler vardı, babamla gözgöze geldik, helak olmuş, o an anladım. Öyle, öyle, öyle, öyle dolu hisler doğum sonrasında her dönüp baktığımda hissettiğim, doğum sonrası ilk gecemiz, bebeklerle ikinci gecemiz, gündüzlerimiz.. o başka yazının konusu olsun artık! Bir doğum böyle bitti, belki bir daha doğuramam bile... Bir devri kapattım kendim için belki de... Herşeyi, İyi, Kötü, Güzel, Çirkin, Herşeyi deneyimleme arzum, doğumda da gerçekleşmişti. Anlatırken zor gelmiş olabilir. Yaşarken de kolay değildi. Ama herşeyin tadını aldığım için, hepsini gördüğüm için, belki de tam istediğim gibi acı çektiğim ve doğumu iliklerime kadar hissettiğim için bu benim sonuna kadar keşkesiz doğumum!