Ekim, Aşk ve Bozcaada

Hoş geldin Ekim. Hoş getirdin.

Ekim benim sevgilimin ayı. Eylül melankolisinden sıyrılmış, kışın soğuğuna henüz yakalanmamış, güneşi hala ısıtabilen, gölgesi üşüten, güzel insanların dünyaya geldiği, sarı yapraklı, bal kabaklı Ekim.

Dün akşam eve dönerken yine nereden çağrıştı bilmiyorum, ne dinliyorduk ya da ne konuşuyorduk hatırlamıyorum ama "ada'mız geldi". "Ne güzeldir şimdi ada, kalabalık gitmiş, sessiz kalmıştır" dedik.

Bizim evde ada'sı gelmek diye bir deyim var. Bir yerlere kaçmak, uzaklaşmak değil de özellikle Bozcaada'ya gitmeyi özlediğimizde söylediğimiz... Kışın işten güçten fırsat olursa, yazın her fırsatta ama her sene bir kerecik de olsa mutlaka gittiğimiz can ada.

Bozcaada'yı kim sevmez? Herhalde gitmeyen. Bilmediğinden... Bir koklasa bayılır oysa.

Marmara'da yaşayan çoğunluğun düşmüştür yolu adaya. Çanakkale'nin hatta Kuzey Ege'nin mavi boncuğu. Türklerle Rumların hala kardeşçe yaşadığı, Anadolu'daki tahammülsüzlüğün, yerleşik kalabalığın ve muhafazakarlığın sıçramadığı bir yer ada. Büyük işletmeleri kendisinden uzak tutup bekaretini korumuş bir yer. Büyük otel yok, site yok, öyle heybetli bir apartman bile yok, belediye otobüsü yok, metro yok; feribot var, tekne var, bisiklet var, iki katlı, uzun camlı, ahşap kapılı evleri var aksine. Evlerin önünde güvenlik yok, iki çift sohbetlik, bir içim kahvelik atılmış tahta sandalyeler var. Samimiyetini, doğallığını, küçüklüğünü, butikliğini kaybetmemiş; bakkalını, pansiyonunu, Çiçek Pastanesini, kekik satan teyzesini, reçelci ablasını ranta kurban etmemiş, işte bu yüzden çok seviliyor.

Ama benim sevgim başka. Ben adayla, adaya aşık bir adamın bana olan aşkını bu sokaklarda çocuksu bir coşkuyla anlatması ile, bakması ile, dokunması ile başka bir bağ kurdum. Ada ile özgürlüğü ve aşkı bağdaştırıyorum bir de gerçek dostluğu. Ada benim sevgilimin gençliği demek, ikimiz için ise her daim kaçıp buluştuğumuz, sığındığımız yer demek. Aşk demek, şarap demek, arkadaşlar demek. Sokaklarına ilmek ilmek işlenmek demek, taş yollarda ayakların basmadan yürümek demek, kalabalık yapılan kahvaltılar demek.

Biz bu kalabalıktan, bu gözlerden kaçıp gittik bir gün rüzgar güllerine, gün batımında birbirimizin kızıl parlayan saçına, gözüne düştük orada, rüzgarın yüzümüze çarptığı kekik kokusu, deniz kokusu birbirimize biraz daha yaklaşınca karıştı birbirine, hafızamıza kazındı o gün, oysa o gün her şeyi unutmuştuk biz.

Adanın dokunulmazlığı bizim dokunulmazlığımız, adanın doğallığı, güzelliği bizim sevgimiz, doğallığımız, güzelliğimiz oldu, bütünleşti.

Sonrası malum. Hani bazı evler vardır içinde çok rahat ettiğin, kendi evinmiş gibi davranabildiğin nadir evler... Hani hangi koltuğa oturacağın, bacağını nasıl atacağın, dolabı açıp ne aşıracağın falan hep bellidir ya o evlerde, işte bizim de Boruzan'da oturacağımız masa, vereceğimiz sipariş bellidir, daha kalabalıksak Battı Balık'ta eller havaya yapıp, uyumadan önce Fuska'da son bir iyi geceler birası "çakarız" mesela. Biz çıkarken ne çalıyorsa gidene kadar kafamda o çalmaya devam eder, sevgilime sarılıp mırıldana mırıldana yürürüm. O da genelde "take me to the magic of the moment on a glory night" oluyor çünkü Fuska'da mütemadiyen R.E.M, Scorpions, Cranberries, Sting, Pink Floyd, HIM, RHCP, Styx, Nirvana, Led Zeppelin, Doors, Aerosmith, Hendrix babayı dinlersiniz, sırf bunun için oraya gidenlerdeniz ama denizin üstünde salaş masalarda kaleye bakarak dinlemek de bonusu oluyor.

Adaya gittiğimizde ya arkadaşlarımızın evinde kalıyoruz ya da "daha önce hiç tanışmadığımız akrabalarımızın" evinde. Öyle dedim çünkü burada ya butik oteller var ya da evlerinin odalarını kiralayan ada sakinleri. Evet, akrabanızın evinde kalıyor gibi hissettiriyorlar, mis gibi sabun kokan yastıklarda, başucu oymalı tahta yataklarda yatıp sabahına mis gibi "anne kahvaltısı" yapıyorsunuz çünkü. Nutellanın adının anılmadığı, sırf zeytinyağının üzerine limon kekiği serpip de kızarmış ekmeği bandırarak yesen bile afiyetle doyacağın mütevazi ama zengin kahvaltılar onlar.

Arkadaştık gittik, sevgiliydik gittik, evlenince hiç düşünmeden buraya geldik, çağırdılar gittik, aklımıza düştü gittik, kızımı ilk burada hissettim, doğdu, birkaç ay sonra onunla yine geldik, büyümeye başladı, Ayazma'ya kızımızla girdik. Sanki kızımız mavi gözleri buradan aldı, sarıya dönen bukleleri gün batımından, enerjisini rüzgarından, kıpkırmızı düğme dudaklarını da üzümlerinden aldı buranın. Öyle seviyorum işte.

Bu yazıyı bugün, ekimin ortasını bekleyip yayınlıyorum çünkü sevgilimin doğum gününü bekledim ve ona ithaf ediyorum.

Seni seviyorum. Sizi seviyorum!


kişi tarafından beğenildi      930 kez okundu
  • Yorumlar(0)

 

 

Facebook Twitter Google+ Pinterest Share
Facebook Twitter Google+ Pinterest Share