Her Şeye Sahip Çocuklardan Hiçbir Şeyle Mutlu Olmayan Gençlere

İstediği oyuncağın alınması konusunda ısrar eden, alınmadığında da kendini mağazanın zeminine atıp ağlayan,

Akşam yemeğinde ıspanak yerine makarna yemek isteyen, makarna için izin çıkmayınca aç kalmaya razı olan ya da suratını asıp oturan,

İyi bir cep telefonuna sahip olmasına rağmen yeni çıkan her model telefondan alınmasını isteyen,

Piyasadaki her oyuncağı anında alabilen, aynı versiyon bebeğin milyon tanesine sahip olan ama yine de canı sıkılan,

Büyüklerine karşı saygısızca davranmayı kendinde hak gören, öğretmenini bile uyguladığı kurallarla ilgili olarak anne babasına şikayet eden,

Yaptığı yaramazlıkları hata değil de doğal kabul eden, alt kattaki komşunun rahatsız olacağını umursamadan evde top oynayan,

Sahip olmak istediği herhangi bir şey için emek harcamayan, para biriktirme gereksinimi duymayan,

Kendisiyle ya da evle ilgili herhangi bir sorumluluğu olmayan hatta yerine getirmesi gereken sorumluluklarıyla ilgili olarak “bana ne" diyen çocuklara sıkça rastlıyor musunuz? 

Bence rastlıyorsunuz. Hatta son yıllarda daha fazla rastlar olduk. Kardeşimiz, arkadaşımızın kızı, komşumuzun oğlu, sınıftaki öğrencimiz olarak karşımıza çıkabiliyorlar. Belki de kendi çocuğumuz…

Doyumsuz, sorumsuz, şımarık diye tanımlanan her şeye sahip ama hiçbir şeyden mutlu olmayan çocuklar…

Peki, bu çocuklar böyle mi doğdular yoksa onların bu hale gelmesinde bizim tutum ve davranışlarımız ile çevresel faktörler mi etkili oldu?

Elbette böyle doğmadılar. Anne babalık tarzımız, günlük yaşam telaşlarımız, toplumsal değerlerin değişimi, çevresel faktörler derken bu sonuca geldik. Mesela;

  • Biz onlara hayır diyemedik… Onlar da her şeyi hakları olarak gördüler hatta saygısızlık etmeyi bile. Çocukların hayırları duymaya ihtiyacı vardır. Sınırları bilmek için. “Hayır, bu bebeği alamayız çünkü ona ayırabileceğimiz paramız yok”  “Hayır, dişlerini fırçalamadan yatamazsın”  “Hayır, önce ödevini bitirmen gerekiyor” “Hayır, arkadaşının canını acıtamazsın” gibi. Hızla büyüyen çocuklarımız gerçek hayatta 'hayır' lar ile sık sık karşılaşacaklar ve karşılaştıkları zaman nasıl davranmaları gerektiğini bilmeye ihtiyaçları var. Evdeki bu küçük egzersizler sayesinde hem hayır kelimesini duymayı kabullenecek hem de hayır karşısında nasıl davranacağını bilebilecek.
  • Sınırlar ve kurallar koyamadık… Sınırsızlıklar ve kuralsızlıklar mutsuz ve güvensiz olmalarına neden oldu.
  • Canlarının sıkılmasına bile müsaade etmedik… Can sıkıntısı yaşadıkları zamanlarda yaratıcı fikirler geliştiremediler, zevk alacakları oyunlar yaratamadılar, fikir üretemediler, arkadaş edinemediler. Alternatif düşünme becerileri gelişmedi çünkü onların yerine biz düşündük. “Canın mı sıkıldı o zaman resim yap” ya da “en iyisi çizgi film izle” gibi öneriler sunduk. “Peki, sen ne yapmak istersin?” demedik.
  • Mutsuz olmalarından aşırı kaygı duyduk… Her an yüzü gülüyor mu, mutlu mu diye onları göz hapsine aldık. Birazcık yüzü asıldığında, azıcık mutsuz olduğunu hissettiğimiz anlarda süper eğlenceler yaratma telaşına girdik. Üstelik bu eğlenceler öyle parka ya da sinemaya gitmek gibi mütevazı olamazdı, ölçüyü kaçırıp, abarttık. Bize bir şey yaptırmak ya da aldırmak istediklerinde hep yüzlerini astılar çünkü zaafımızı öğrendiler.
  • Ağlamanın anne babaya karşı kullanılacak önemli bir koz olduğunu öğrettik… Bebekler acıktığında, altı kirlendiğinde ya da canı yandığında ağlayabilir. Bu tamamen içgüdüseldir ve konuşma becerisi gelişmemiş olduğundan kendini ifade etme biçimidir. Ama 4 yaşına gelmiş bir kız çocuğunun önündeki tabakta duran yemeği yemek istemediğini ifade etmeyip, ağlaması anlamsız bir durumdur. Biraz geriye dönüp bakmak lazım acaba bu kızımız ağlamanın etkili bir silah olduğunu hangi denemeleri ile keşfetmiştir.
  • Çocukların bazı konularda karar verme sürecine dahil olmaları gerektiğini öğrendik ama her şeyi hem de her şeyi onların onayına sunduk… Uykudan önce hangi hikayeyi dinlemek istediğini, parka giderken yanına almak istediği oyuncağı, hangi meyveden yemek istediğini sorabiliriz. Çünkü bunlar önemli ve hayati kararlar değildir. Bu tarzda basit kararları almak ve seçim yapmak çocuğun özgüvenini geliştirir. Arabada çocuk koltuğuna oturup oturmayacağı, okula gitmek için zamanında hazırlanmak, okul seçimi, öğretmenini beğenip beğenmediği, akşam kaçta uykuya yatılacağı gibi konular tartışmaya açık ya da seçenek sunulacak kurallar değildir. Arabada çocuk koltuğuna oturulur ve emniyet kemeri takılı olmak zorundadır. Bu emniyettir ve çocuğun tercihe bırakılamaz.
  • Her durumda ve her koşulda önceliğimizin onlar olduğunu o kadar fazla hissettirdik ki anne babanın sınırlarını ihlal etmeyi kendilerinde hak gördüler… Hiçbir zaman bekletmedik çocuklarımızı. Arkadaşımızla telefon görüşmesi yaparken ısrarla bize bir şey soran ya da konuşmaya bölen çocuğumuza “bir dakika konuşmam bitsin seninle ilgileneceğim” demedik. Telefonu alelacele kapatıp “efendim” dedik. Sıra bekleme, sabır ve nezaket gösterme yerine hemen her zaman “ben” demeyi öğrendiler. Okulda yemek sırasında itişip kakışmalar, biri konuşurken araya girmeler, anne babayı iş yaparken çekiştirmeler, market kasasında sıra beklerken huysuzlanmalar bunun sonucunda geliştirildi.
  • Koruyuculuğumuzla onlara zarar vermeye başladık… Toplum yaşantısı eskisi gibi değil. Artık daha koruyucu ve kollayıcı olmamız gerekiyor. Ama yaşantının normal zorluklarından bile onları koruyamaya başladık. Bu da onları basit zorluklarla baş edemez hale getirdi. Mesela ev taşımak, okul değiştirmek, arkadaşla kavga etmek hatta küsmek… Bunlar normal yaşam akışında başımıza gelebilecek sorunlar ve çocuklarımız aslında düşündüğümüzden daha güçlüler. Baş edebilecekleri sorunlar ile yüzleştirmek ve kendi çözüm yollarını bulmaları konusunda desteklemek gerekir. Örneğin; arkadaşı ile oyuncak paylaşımı konusunda tartışan çocuğa “bir daha sakın o çocukla oynama” ya da “dur ben bir konuşayım bakalım neden sana oyuncağı vermemiş” demek yerine “peki bu konuda sen ne yapmak istiyorsun?” ya da “arkadaşın ile aranızda yaşanan sorunu nasıl çözmeyi düşünüyorsun?” demek yeni bir bakış açısı getirdiği gibi çözümcü yaklaşımı öğretir.
  • Daha yaşı küçük nasıl olsa zamanı gelince öğrenir diye toplumsal kuralları es geçtik… Görgü kuralları, nezaket ve saygı evde öğrenilmesi gereken kurallardır. Öğrenme aşamasında da ders vermeye gerek yoktur. Bu beceriler modelleri gözlemleyerek öğrenilir. Günaydın demek, teşekkür etmek, lütfen, eline sağlık gibi nezaket sözcükleri ile büyüklere saygı gösterme, küçükleri koruyup kollama gibi becerileri anne babanın etkili bir şekilde kullanması ve yeri geldiğinde çocuğuna hatırlatması gerekir.
  • Anne baba olunca tek ilgi kaynağımız çocuğumuz oldu, kendimizi unuttuk… İhtiyaçları, gereksinimleri, yetiştirilmesi, eğitimi derken tüm dünyamız onun ve ona dair planların üzerine kuruldu. Her anımız çocuğumuzla dolu oldu. Çocuğumuzla her anımızı beraber geçirmeyi o kadar abarttık ki eşimizle baş başa yemeğe çıktığımız zaman kendimizi suçlu hissettik. Halbuki çocukların anne babalarından kısa süreli ayrılıklar yaşaması ve bunu tolere edebilmesi gerekir. Ayrıca çocuklar dinlenmeye ve eğlenmeye en az kendileri kadar anne babalarının da hakkı olduğunu öğrenmeli ve buna saygı duymalıdır.


Kısacası;

“Doğduğundan beri bir dediğini iki etmedik, sevdik, koruduk, gereksinimlerini anında karşıladık, hiçbir şeyin eksikliğini yaşatmadık” demek yerine

“Doğduğundan beri sonsuz sevgimizle sevdik, kendini korumayı, para biriktirmeyi, isteklerinin yaşı ile uyumlu olmasını, toplum kurallarını, iletişim kurma becerilerini, sevmeyi ve sevilmeyi, kendine güven duymayı öğrettik” demenin keyfini yaşamak lazım…

Sevgiyle kalın…

Sema Aydoğan

http://semaaydogan.com/


kişi tarafından beğenildi      368 kez okundu
  • Yorumlar(0)

 

 

Facebook Twitter Google+ Pinterest Share
Facebook Twitter Google+ Pinterest Share