Bir Denizci Eşi Hikayesi

OKYANUS                                                                               

Ben geleli henüz bir ay bile olmadı. Ama bana sanki aylardır buradaymışım gibi geliyor. Aslında aynısı olmasa da bu ikinci gelişim, (zaten Allah'tan değil) anlayacağınız tecrübeliyim yani, hem bana göre birincisine nazaran günlerimi daha iyi geçirdiğim yerdeyim. 4 ay nasıl geçirmişim o tek odalı yerde kendime inanamıyorum. Buraya gelip görünce daha iyi anladım.

Hep böyle değil midir zaten? Daha iyi şartlarda yaşamaya başlayınca eskiden yaşadığımız hayat için 'nasıl yaşamışım öyle' diye sormaktan kendimizi alamayıp hemen alışıveririz iyi şarttaki hayatımıza. Tersi durumda tabii ki aynı düşünceler geçerli değildir. İyi şartlarda yaşarken hayatınız bir anda allak bullak olunca uyum sağlamak çok uzun yıllarınızı alır. Çünkü hep eski hayatınıza göre yaşamaya devam etmeye çalışır veya eskiyle yaşar, avutursunuz yeni hayatınızdaki sizi. Asıl bu noktada insanın gücü çıkar ortaya, dirayetli olup mücadele eden, eskiden yaptığı hataları yapmayan ve gerçeklerle yaşayan insanlar bu hayat depreminden hafif yaralı olarak kurtarırlar kendilerini. Erdem olan, bunu başarabilmektir zaten. Bu, hayatın bana öğrettiği ve benim de uygulamaya çalıştığım küçük bir ders sadece.

Biz asıl konumuza dönelim ne anlatıyordum? Şu anda yaşadığım kısa süreli hayat; tüm güzellikleriyle ve kısa da olsa kaçırılmışlıkları ile silik ama bir o kadar da tecrübe edilesi bir hayat bence. Kısa dediğime de bakmayın aslında hatırı sayılır bir zaman burada geçen süre. Sadece benim için değil burada yaşayan yirmi kişi için de aynı şeyler geçerli elbette. Tamam. Belki onlar için” tüm güzellikleri” kelimesi biraz fazla oluyor çünkü onların burada yaşamak dedikleri sadece para kazanmak ve hayatta kalmak. Güzellik kelimesi onlar için eve dönüş yolunda anlam kazan bir kelime sadece. Onların amacı; buradaki kısa yaşamlarını bir an önce bitirip memleketlerine, evlerine, sevdiklerine kavuşmak, buraya geri dönmek şartı ile tabii. Buradaki hayat buranın gerçek sahibi olmayan benim gibiler haricindeki insanlar için yani gerçek ve geçici sahipleri için çok zor. Dedim ya; en fazla yirmi, yirmi beş kişi bu hayatın gerçek geçici sahipleri ve hepsi de kendilerine ait olmayan bu demir yığının içinde hem yaşayıp, hem onun diğerlerinden daha güzel görünmesini sağlamak için bakımını yapmak, hem de hiç görmedikleri insanların emanetlerini bir yerden bir yere sağ salim götürmekle mükellefler. Ve inanın bana ne geceleri ne gündüzleri ne de tatil sayılabilecek günleri var. Sadece Pazar günleri umulmadık bir durum olmazsa -ki genel de olmaması kaçınılmaz- sadece o gün dinlenme şansları oluyor. Bence aldıkları parayı kuruşu kuruşuna hatta daha bile fazlasını hak ediyorlar. Hepsi bir amaç için ve hepsinin de amacı aynı noktada birleşiyor; para ve sevdiklerinin yanına dönünce (geçici olarak) daha iyi şartta yaşamak ve yaşatmak. Bu kadar özleme ayrılığa hasrete değiyor mu diye sorsanız onlara hiçbirinden ”değiyor” cevabını duyamazsınız ama hepsi de şükreder hallerine...

Evet! Anlayanlarınız vardır elbet ama yine açıklayayım; ben tek kadın olarak bir demir yığının yani 5 tane ambarı olan elli bin küsur tonluk kocaman bir yük gemisinin içindeyim.

Hani şu boğazdan heybetli heybetli geçerken oluşturduğu dalgalar, küçük balıkçı teknelerini neredeyse alabora edecek kadar sallayan, bir tatil beldesi sahilinden geçerken sebep olduğu köpüklü dalgalara çocukken atlayıp oynadığımız, ya da balkonda otururken yüzerek yanına gideceğiniz kadar uzaklıkta demirlemiş sandığınız, dürbünle bakıp hangi ülkenin bayrağı var acaba, adını okuyabildin mi? Ne taşıyor? diye birbirinize sorduğunuz gemiler var ya ben onlardan bir tanesinin içindeyim işte. Bunları kocaman bir geminin içinden yazıyorum Belki size anlattıklarımın hiçbirini yapmadınız, belki balkonunuzun tam karşısında boğazı geçmek için demirde bekleyen gemilerin sırası geldiğinde  demiri alırkenki sesi hiç ilginizi çekmedi.

Ama ben ve annem, dedemin  ve dayımın kaptan olması sebebiyle çocukluğumdan beri yazın küçük bir tatil beldesi olan Şarköy’de evimizin balkonunda bukonuşmaları hep yapardık hala da yaparız.

Sizin de tahmin ettiğiniz gibi ben soyadları gibi küçük bir DENİZ’ci ailesinin torunuyum anne tarafından. Benim bu deniz tutkum çocukluğumdan beri benimle birlikteydi çünkü kardeşim Deniz dahil torunlarının tümünün adı denizle (Bora, Tayfun,Kuzey Poyraz ve Deniz) ilgili olan bu ailede bir tek benim ismimin denizle alakası yoktu. Ama rahmetli kaptan dedemle deniz yolculuğu yapma fırsatı da benim olmuştu.

Yani bu ikinci değil üçüncüydü. İlki 9 yaşımdayken yaz tatili zamanında rahmetli kaptan dedemle yaptığım gidişi ve dönüşü toplam 2 hafta sürecek olan İstanbul İskenderun seferi olacaktı. Bu anımı anlatırken annem ve babamı tebrik etmeden geçemeyeceğim çünkü 9 yaşındaki kızlarını iki dedesine emanet edip bir gemiye nasıl gönderdiler bilmiyorum. Bu soruyu onlara sormak gerekir elbet. İki dede diyorum çünkü rahmetli Avni dedem de denizi, gemi yolculuğunu çok sevdiği ve merak ettiği için sevgili dünürü onu da kaptanı olduğu gemide misafir edecekti. Fakat Avni dedemin pasaportunda çıkan bireksik yüzünden o çok istediği gemi yolculuğuna bizimle birlikte katılamadı. Muhtemelen aynı sorun benimkinde de çıktı ama demek ki ben ne kadar ağlayıp direndiysem adamcağız dayanamayıp bir risk aldı ve beni gemiye kaçak olarak bindirdi. O zamanlar çok küçük olduğum için yolculuk boyunca yaşadıklarımın şu anda çok azını net hatırlayıp gözümde canlandırabiliyorum. Mesela balıkların geminin güvertesine nasıl atladıklarını ve bizim onları tekrar denize, ait oldukları dünyalarına geri bıraktığımızı, köprü üstündeki o heybetli kaptan koltuğunda oturup müzik dinleyip kitap okuduğumu, ben hiçbir şey yemediğim için dedemin bana her akşam yemeklerinde patates kızarttırdığını, dedemin işi bittikten sonra kamarasında benim tabirimle soğuk çay (wisky) içerek (yazın evinin balkonunda da meyvesi ve kuru yemişiyle aynı keyfi yapardı) dinlenmeye çekildiğini kesik kareler de olsa hatırlıyorum. Ama içlerinde en önemli hatırladığım olay Ege Deniz’inde elinde fotoğraf makinesiyle Yunan adalarına olabildiğince yakın seyir etmeye çalışmamızdı. Nedeninin çok gizli olduğunu bana kendi ile ilgili çok büyük bir sırrını anlattığı zaman anladım. Meğerse dedem gizli bir devlet teşkilatı tarafından bir ajan olarak Yunan adalarının fotoğraflarını çekmesi için görevlendirilmişti O zamanlar benim için dedemin bu çok önemli sırrını yolculuğumuz bittikten sonra ve uzun yıllar kimseye söylemedim ta ki dedem ailede bilenlerin olduğunu söyleyene kadar.(kandırmamış yani doğruymuş) :))

Ege Denizi’ni geçip Akdeniz’e geldiğimizde İskenderun’a çok az bir yolumuz kalmıştı ki; o ağlayarak direnerek kendimi zorla kaçak olarak kabul ettirdiğim deniz yolculuğundan sıkılmış, belki biraz da deniz tutmuş olacaktı ki bu sefer inmek için ağlayıp tutturmaya başladım. İskenderun’a vardığımızda da dedem babamlarla konuşup benim geri dönmek istediğimi söyleyince beni geri getirmek için ailede hummalı bir çalışma başladı ve ben aynı gün kaptan dedem eşliğinde İskenderun’dan Adana’ya götürülerek ilk uçakla İstanbul’un yolunu tuttum ve ilk uçak yolculuğu deneyimimi de 10 yaşında edindim. Yalnız başına 10 yaşındaki bir kız çocuğu uçağa binmeye korkmaz mı? Hiç korkmadım, uçağa girdim yerime oturdum her iki yanımda da birer Fransız adamla birlikte İstanbul yolculuğuna başladım. Fransızlardan koridor tarafındaki Türkçe biliyordu. Yol boyunca ne konuştuğumuzu hatırlamıyorum ama uçak Atatürk Hava alanına indiğinde hostese ”küçük bayanı babası gelene kadar sakın yalnız bırakmayın” dediği hala kulaklarımdadır.

Hostes adamın söylediğini ciddiye aldığından mı? Yoksa gerçekten böyle uygulamaları olduğundan mıdır bilmiyorum. Beni bekleme salonuna götürüp babam gelene kadar yanımda bekleyip gelenin gerçekten babam olduğundan emin olduktan sonra beni babama teslim etmişti.

İşte Rahmetli iki dedemle başlayıp kaptan dedemle devam ettiğim daha doğrusu tamamlayamadığım bu seyahatin devamını ve fazlasını sevgili eşimle yapmak varmış kaderimde. Sevgili eşimin de kaptan olması tabii ki bir güzel tesadüften ibaret. Belki de o zamanlardan belli imiş bir denizcinin eşi olacağım.

Bu kocaman gemiye nasıl mı geldim? Bu soruya gerçekten nasıl geldiğimi mi anlatmaya başlayarak yoksa hayatımın 5 sene öncesine dönerek sevgili kocamla hayatın bizim yollarımızı nasıl tekrar kesiştirdiğinden mi başlasam karar veremiyorum. Sizin de tahmin ettiğiniz gibi bir kadın olarak gönlümden ikinci cevapla başlamak geçiyor. Ama beş sene öncesine giderek değil, 17 sene önceye dönerek başka bir yazımda bu konuyu detaylandıracağım.

Ama şunu söyleyebilir ki; Oğlumuz Okyanus Ayaz’ın adının temelleri bir gemi kamarasında yazdığım bu yazıyla atılmıştı.

Eğer siz de benim gibi bir denizci eşi iseniz, denizci eşi olmanın zorluklarını ve güzelliklerini, yalnız çocuk büyütmek ile ilgili deneyimlerinizi burada paylaşarak bana yoldaş olursanız çok mutlu olurum.

 

http://www.annerotasi.com


kişi tarafından beğenildi      302 kez okundu
  • Yorumlar(0)

 

 

Facebook Twitter Google+ Pinterest Share
Facebook Twitter Google+ Pinterest Share