İstemeyi Öğrensek

İnsan kendi için bir şey isteyemiyor.

Mesela benim mesleğimi ele alalım, iletişim. Hem başka markalara, web sitelerine içerik hazırlıyor, köşe yazıyor, sosyal medya danışmanlığı yapıyorum hem de dönem dönem aklıma yatan, gerçekten beğendiğim ve kullandığım markaları sosyal medya hesaplarımda ve blogumda paylaşıyorum. “O şunu yapmış, bu böyle yapmış” demeden, kendi bildiğim yolda ilerliyorum. Hani Türkan Şoray’ın kanunları varmış ya bir zamanlar film çekerken, onun gibi… Kitabım evet çok güzel gitti, yine kendi kurallarımla. 

Bu yaptıklarımı ilerletmem, genişletmem için nasıl bir adım atmam gerek? Tanıdığım firmalara gitmem, arkadaşlarımı, basından çevremi devreye sokmam gerek. Ancak yapmadım. Çünkü insan kendi için bir şey isteyemiyor. Kitabım “Manyak Anne – Ben Değil Hormonlarım Yaptı” için de neler isteyebilirdim, durdum.

Güvendiğim dağlara karlar yağarken, hiç beklemediğim kişilerden de inanılmaz destek gördüm gözlerimi yaşartan. Bu, devam da ediyor. Diğer yandan “Ama ben ona destek olmuştum, o şimdi yok sayıyor” dedim bazıları için, sonra da tabiri caizse salladım gitti. En sonunda “kimseye ihtiyacım yok” dedim ve oturdum. Zaten bir yol çizip ilerlerken, destek beklemek ve istemek de neydi ki?

Bir markanın basın  - iletişim danışmanlığını yapsam, o zaman tüm kapıları çalarım. Zamanında çaldım da. Söz konusu “ben” olunca, duruyorum. Bu huyumdan nefret ediyorum!

Geçen gün eskiden beraber çalıştığım bir büyüğüm, arkadaşım aradı. Dedi ki: “Yahu sen neler yapıyormuşsun, neden haber vermedin?” Dedim “Kendim için bir şey isteyemem ki…” Beni çok iyi anladığını biliyorum, düşüncelerimizin aynı olduğunu da…

Biz, annemizin arkadaşına gittiğimizde acıktım diyemeyen çocuklardık. Kızıma bakıyorum, acıktım demekle kalmıyor, yemeği beğenmediyse alternatif soruyor. Önceleri bozuluyordum, utanıyordum. Sonra da kızdım kendime.

“Neden utanıyorsun? O bir çocuk. Ve bak ne kadar mükemmel dile getiriyor işte. Senin gibi bir köşede sorulmasını mı beklesin acıkıp acıkmadığını. Önüne konanı zorla yesin mi?”

Aferin ona. İstesin.

Kendi için de istesin. Özgüvenini benim gibi sonradan kazananlara da örnek olsun çocuklarımız. Biz de belki zamanında öyle yapsak, o zaman farklı ilerlerdi her şey.

İş yerinde haksızlık yapıldı, sesimizi çıkarmadık.

Okulda haksızlık oldu, gık demedik.

Emeğimizle oynandı, “of herkes yapıyor” dedik, geçtik.

Bazı şeyleri sorgulamadan kabullendik.

“Sen küçüksün” dediklerinde sustuk.

“Su küçüğün söz büyüğün” dediler, yine sustuk. Sandık ki bizim susmamız gerek! Korunmak olarak düşünmedik, direkt susmamız lazım diye öğretildiği için bu cümleyi duyunca durduk.

Yaptık da ne oldu? Ne geçti elimize? Ben ki elim belimde hesap sorar gibi bir havam var, nedense dışarıdan öyle görünüyormuşum, ben bile yapamadım ki çoğu zaman. Ya daha kötüsü olur diye korktum, ya sonu gelmeyecek diye.

Şimdi evde bir şey istesek de, bir şeyi yap dediğimizde de sorgulayan bir minnak var ve bu çok hoşuma gidiyor. Aklına yatmayanı yapmaması, sırf yapması gerektiği için bir görevi yerine getirmeyi kabul etmemesi çok hoşuma gidiyor.

Hayır, şımarıklık anlamında söylemiyorum.

Misal, “tişörtünü içine sokma” dediğimde “ben böyle seviyorum” demesi, çatalı tutuş şekline istemeden de olsa karıştığımda “böyle rahatım” diye cevap vermesi içten içe hoşuma gidiyor. Şu an sayamadığım, aklıma gelmeyen onlarca örnek var. “Hah bunu yazayım unutmayayım” diyorum, unutuyorum sonra. Keşke not alsaydım.

İşte o yukarıda sözünü ettiğim arkadaşım o kadar ısrar etti ki kısa süre sonra buluşup kafa kafaya vereceğiz. O benim için ne yapabileceğine bakacak, ben onun için. Aklıma bir şey gelirse de isteyeceğim, söz veriyorum. Belki de böyle böyle öğreneceğim işte.

40’ımda bunu da başarsam, ne şahane…


kişi tarafından beğenildi      12421 kez okundu
  • Yorumlar(0)

 

 

Facebook Twitter Google+ Pinterest Share
Facebook Twitter Google+ Pinterest Share