Sorgulamak

Kaygıları benim suçum mu?

Bir şey söyleyeyim mi, bence kızım 40 yaşında gelse de kendimi sorgulamaya devam edeceğim. Bebekliğinden beri kendimi yerden yere vurmaktan vazgeçmedim. Şimdi sekiz yaşında, hâlâ bir şey olduğunda hatayı kendimde arıyorum. Bundan vazgeçmiyorum. Tam “rahatladım, bak artık rahat bir anneyim, kendim için bir şey yaptığımda vicdan azabı duymayacağım, oldum ben” diyorum, sonra hemen patttt suçlama geliyor. Hem de ters köşeden!

Bu aralar kaygıları arttı. Neden olduğunu az çok biliyorum. Elimden geleni de yapıyorum. Çözeceğiz az kaldı. Ben bunun için mücadele ederken ve kaygıları azalsın diye uğraşırken Arkın bir gün “bak kaygıları sana benzedi” dedi. Yaralamak istemeden. Bilmeden. Ne hissedeceğimi düşünmeden. Orada, canım acıdı.

Benim yüzümden kaygılı.

Rahat bir kadın olsaydım çocuk da rahat olacaktı.

Bak gördün mü halt ettin. Sen özgüvenli, özgür çocuk yetiştirmeye çalış, kaygıları sana benzesin.

Kahrolsun kaygılarım. Kahrolsun kötü huylarım.

Resmen kendimi saatlerce yerden yere vurdum.

Sonra oturdum. Düşündüm. Kızımla konuştum. Baktım ki hiçbir şey sandığımız gibi fazla değil. Abartmışız. Canı sıkkın olduğu bir dönem duygularını daha yüksek yaşıyor olabilir. Hemen panik olamaya gerek yok. Önce onu, sonra kendimi sakinleştirdim.

Karanlık korkusunun biraz daha artması benim yüzümden mi yani? Belki bir rüya gördü, belki duyduğu bir şeyden korktu.

Geçtim Arkın’ın karşısına: “Biliyorum, beni yaralamak istemedin söylerken. Ancak kaygılarıyla yıllarca mücadele etmiş ve daha yeni yeni yenmiş biri olarak sana şunu söylemek istiyorum. Madem bana benzediğini düşünüyorsun, düzeltmek, onu rahatlatmak için ne yapıyorsun? Oturduğun yerden sana benziyor demek haksızlık değil mi? Benim kaygılarımı yıllarca görmezden geldin, aynısını mı yapacaksın sadece eleştirerek?” Benim bugüne kadar gördüğüm en iyi baba olmasına rağmen yaptığı ağrıma gitti açıkçası.

Demek ki insan bazı şeylerin düzeldiğini, geçmişte kaldığını düşünse de birden karşısına çıkıveriyormuş. Sonra şunu sorguladım: “Acaba her şeyi kendi içimde, sevdiğim adama bile çaktırmadan yaşasam daha mı farklı olurdu?” O zaman ne kaygılarımı bilirdi, ne çözmek için yaptıklarımı. Rol mü kesseydim?  Başka biri gibi mi davransaydım.

Sosyal medyada da aynı şey oluyor. Bir açık yakalandı mı herkes oradan saldırıyor. Her şeyin suçlusu senin bir hatan oluyor. O hata büyüyor, büyüyor, bütün ailenin geleceğini bitirmeye kadar geliyor. İnsan “elim kopsaydı da paylaşmasaydım” moduna giriyor birden.

Benim kadar paylaşmayı seven, kötüleri içinde tutamayan biri susamaz ki. Kapatmam lazım o halde hesapları. Kimi kandıracağım ki her şeyi pembe sunarak?

Ayağın burkuluyor.  “Çünkü topuklu giydin.”

Çocuğun hastalanıyor. “Çünkü ince giydirdin.”

Kocanla kavga ettin. “Çünkü çok üstüne gidiyorsun paylaşımlarda.”

İşin kötüye gidiyor. “Çünkü sen berecemiyorsun.”

Her şey ama her şeyde bir suçlama.

Bıkmayacağız suçlamaktan.

Kendimizi, hayat arkadaşımızı, sevdiklerimizi, takip ettiklerimizi…

Suçlamak haksızlık değil mi? Hadi herkes haksızlığa önem vermiyor, suçlamak sadece kendini rahatlatmak değil mi?

Hayır. Kabul etmiyorum. Kaygılarının sorumlusu ben değilim. Yıllarca onları yenmek için mücadele vermiş biri olarak kızıma geçtiğini düşünmüyorum. Benden geçse, hemen yok olmaz, hâlâ bizimle olurlardı. Evet onun endişeleri geçti ancak Arkın’ın “sen yansıtıyorsun” sözünün izi geçmedi. Sanırım biraz daha zamana ihtiyacı var bünyemim onu unutmak için…

Hep söylerim, yazarım, kitapta da yazdım. Nedense her şey annelerin suçu ama hiçbir şey annelerin sayesinde değil. Peki bu bize yapılan bir haksızlık değil mi?


kişi tarafından beğenildi      4275 kez okundu
  • Yorumlar(0)

 

 

Facebook Twitter Google+ Pinterest Share
Facebook Twitter Google+ Pinterest Share