Anneannem 16 yaşında evlenmiş. Dedemler birkaç kardeş Ankara’da Subayevleri’nde müstakil, kocaman bir evde otururlarmış. (O evi ben de gördüm, artık yerinde apartman var…) Çok kadınlarmış. Çocuklara da beraber bakmışlar, süt annelik yapmışlar, her gün onlarca kişiye yemek pişirmişler. Anneannemler sonra başka eve çıkmış. Tamam çıkmış da beş çocuk var. Yine günün yarısı mutfakta geçmiş. Kısa süre önceye kadar Ankara’ya gidişimizde 7-8 çeşit yemekle karşılardı bizi. Yorulurdu, bitkin olurdu… Yazık değil mi?

Annem 20 yaşında evlenmiş. Babam birkaç çeşit yemek isteyen erkeklerden. Etlisinden pilavına, zeytinyağlısından salatasına hepsi olacak sofrada. Öyle hadi “mantı yiyelim”le durmayanlardan. Evlenene kadar bizim evde her akşam sofrada çok çeşit yemek oldu. Yemeğin ardından yardım etsek de akşamları en az bir saati mutfakta geçti annemin. Toparlamak için… Canımız mantı isterdi, saatlerce uğraşıp yapardı. O zamanlarda da aklım almazdı…

Ben, 28’dim evlendiğimde. Çalışıyordum dergide. Hatta Arkın’dan daha geç geliyordum eve. Yemekleri hep beraber yaptık. Ama mesela bezelye pişirince yanına pilav yapmadık. Zeytinyağlı da olsun demedik. Bazen beş çeşit oluyordu, bazen de sadece ızgara salata. Zaten babam gibi yemek bekleyen bir erkek olsa, bu işi kotaramazdık. Anneler de çok yakın oturdukları için haftanın belli günleri onlara giderdik.

Mutfaktan zerre zevk almıyorum çünkü. Yemek pişirmekten de, ortalığı toplamaktan da. Sarı bez çok kirlendiğinde onu saatlerce yıkamak yerine yenisini alıyorum. Bunu sosyal medyada ne zaman paylaşsam, beni anlayanlar çoğunlukta olsa da birkaç “Ne güzel, sevdikleriniz bir arada, onlara yemek pişirmenin tadını çıkarın” gibi sosyal içerikli mesajlar geliyor. Sanki ben evladımla, kocamla, ailemle olmayı sevmiyormuşum gibi. Sevdiklerimle sohbet edeyim, oyunlar oynayayım, gezeyim, sarılayım. Sevgimi göstermenin yeri mutfak değil. Kızım benimle zaman geçirmenin, oyun oynamanın derdinde. “Vay be, annem de mutfağı ne güzel topladı” diye düşünmediğine eminim. Beni “Annem de ne güzel yemek yapardı” diye hatırlamasını istemiyorum. “Annemle ne güzel oynardık, ne güzel sohbet ederdik” desin…

Yemeğe sevgisini katanlardan olmadım hiç. Bu yaştan sonra olmam da. Tabii ki yemek yapıyorum. Hatta birçoğuna zor gelen en değişik yemekleri de. Salatalık dolmasından patlıcanlı pilava kadar… Sofralar kurup misafir de ağırlıyorum. Ancak sonrasında onlarla olmak yerine mutfağı toplamak için oraya tıkılıp kalmak eziyet gibi geliyor bana. Misafirim içeride, ben mutfakta hapiste.

Irmak yeni doğduğunda demiştim Arkın’a “Tazminatımı yardımcıya kullanalım” diye. Çünkü baştan anlattım. “Hem bebek, hem ev hem yemek yapabilenlerden değilim, üçünü aynı anda beceremem” diye anlattım. Sonuçta kaç yıllık çalışmamın karşılığıydı. Araba da değiştirmek istemedim, tatile gitmek de. Tek istediğim yardımcıydı. Ve oldu… İki sene bizim evde ev işlerinde bana yardım eden bir arkadaşım oldu. Ben hep bebeğimleydim, o da yemek yapardı, ortalığı hallederdi. Para biriktiremedim ama ruhuma zarar gelmesini engelledim. Çocuğumla güzel zaman geçirdim. Tazminat olmasaydı da aynı teklifle giderdim, kısardık birçok şeyi, her gün olmasa da üç gün yardımcı gelsin derdik. Çünkü benim gözümde aldığın ayakkabı, bindiğin araba, gittiğin otel değil lüks olan. Evinde mutlu ol, keyifli zaman geçir. En büyük lüks o. Bunun için de birçok şeyden kısardım. Hatta bir süre tam zamanlı çalışmayı denediğimde “oh be” demiştim, kimse bana yemek sormadığı için sevinmiştim. 

Ne zaman ki evden çalışma kararı aldım ve işlerimin yanında ev işinin ta kendisiyle tanıştım yetersizlik duygum tavan yaptı. Bunda da sosyal medyanın payı büyük. Bir bakıyorsun çocuk çok mutlu, sofra tıka basa dolu. (Tek bir fotoğraf karesi tabii ancak yetersiz hissetmek için büyük neden olabiliyor.) Mutfağa girip bir saatte 8 çeşit yemekle çıkan kadınlara baktıkça hep çocuklarıyla geçirdikleri zamanı düşündüm. Eğer ben o kadar yemek yapsaydım kızım TV ya da tablet başında büyümek zorunda kalacaktı. Orası çok net! Şanslıyım ki mutfak seven yemek pişirmekten keyif alan, sofraya yardım eden, toplayan, makineyi dolu görünce boşaltan bir kocam var. Ona rağmen bazen sanki o minnacık alanda yaşlanacakmışım gibi geliyor. Topla topla bitmiyor, yerleştirmenin sonu gelmiyor. Buzdolabını sürekli kontrol etmelisin sebze meyveler çürümesin diye, elin hep orada olmalı.

Tam yazı yazacağım, aklıma bir şey geliyor hoop mutfağa koşuyorum. Girince de çıkamıyorum ki… Şikayetimi dile getirdiğimde aile büyükleri bana yaptıkları yemekleri, doyurdukları evlatlarını anlatıyor. Yemek tarif defterleri çıkıyor. Benim bir tane bile yok. Arkın’ın var, benim yok işte, yok. Birbirlerine tarifler veriyor büyükler, poğaçanın hamurunda mı peynir olsun içinde mi diye tartışıyorlar. Ağzım açık dinliyorum.

(Bir de… Yukarıda “şanlıyım ki” demişim eşimden söz ederken. İyi de mutfak benim işim mi şanslı olayım yardım geldikçe? Evden çalışıyorum da, o mutfak benim mi sahi? “Mutfağım” mı demeliyim yani? )

Geçenlerde Irmak kurabiye yapmak istedi. Kuzeniyle yapmışlardı daha önce. Hiç karışmadım. Girdi, yaptı. Mis gibi oldu. Paylaştım. Mesaj kutuma gelen yorumlardan birkaçı: “Siz sevmiyorsunuz çocuk kendi kurabiyesini yapmak zorunda kaldı” şeklinde oldu. Ne cevap vereceğimi bilemedim. Hatta itiraf edeyim, o mesajları şaka değil gayet ciddi maksatla atanları engelledim. Ne anlatsam ortak noktada buluşamayacaktık ve ben tüm samimiyetimle paylaşım yaparken sürekli laf sokmaya devam edeceklerdi. Her yemek & kurabiye yapışımda paylaşmadığım için dışarıdan bakınca kocasıyla kızını aç bırakan kadın olmuşum. Sanılıyor ki Arkın yapmayınca biz aç kalıyoruz.

Oysa aylardır, yıllardır demek istediğim… Bizden önceki nesiller gibi mutfakta yaşlanmak istemiyorum. Anneliğimin, kadınlığımın pişirdiklerimle ölçülmesine sinirleniyorum. Erkeğin kalbine giden yolun midesinden geçtiğine inanmıyorum. Kimsenin gönlünü almak için kendimi hırpalayamam. “Mutfağın büyük olsa yaparsın” yorumları geliyor. Bundan önceki 20 metrekareydi, yine nefret ediyordum. Dolma biberlerin saplarını sevgiyle yapacağım yemeği düşünerek değil, “offff bitse de kaçsam” diyerek koparıyorum. Mantı ve zeytinyağlı yaprak sarma yapmıyorum, yapmayacağım. Saatlerimi verdiğim yemeğin üç dakikada bittiğini görmek istemiyorum. Hazırları var mis gibi, onları alacağım. Onları yaparak kaybedeceğim zamanda kitap okuyabilirim, çocuğumla güzel zaman geçirebilirim, kocamla sohbet ederim.

Misafir geldiğinde yaptığım yemeklerle de anılmak istemiyorum. Masa örtülerimin hepsini verdim, Amerikan servis kullanıyorum. Çünkü benim evime gelen misafir ona baksın istemiyorum. Yemek lekesini çıkarmak için saatlerimi harcamak da… Misafir tabağım yok, hepsi aynı. Misafirlerle güzel zaman geçirmek yerine onlara “barbunyam var yer misin”, “bak bak dolmayı üç saatte sardım, Allah aşkına tadına bak” demek istemiyorum.

Evet evden çalışıyorum. Uzun zamandır haftada bir yarım gün dışında yardımcım da yok. Kimse aç kalmıyor, gayet sağlıklı yemekler pişiyor. Misafir de geliyor, bazen kendimden geçip neler neler yapıyorum ancak öyle her gün her gün çok çeşit olmuyor. Kimi zaman bütün gün evden çıkmasam, hiç işim olmasa da Arkın “Akşam balık yapacağım” diyor ve tek işim salata yıkamak oluyor.

Hiç yardım edeni olmayan bir kadının saatlerce yemek yapıp sonrasında mutfağa tıkıldığında mutlu olduğuna, çocuğuyla istediği gibi zaman geçiremediği için vicdan azabı duymadığına da inanmıyorum. Çocuğuyla oynadıysa da o yemeği gece yapıyordur, çocuk uyurken yapıyordur. Kendine ayıracağı zamanı mutfağa veriyordur. Spora gitmek istiyor ama zaman ayıramıyordur. Kitap okuyamıyordur. O zaman ne oluyor? Kadının kendine ayıracak beş dakikası kalmıyor. Peki kimin umurunda? O kadından başka kimsenin… Yeter ki karnımız doysun ama ruhumuz aç kalsın. Öyle mi gerçekten?